51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

51. bölge diğer adıyla Alan 51. Yıllardır sırrı çözülemeyen ABD’nin gizli üssü 51’inci bölge halen esrarını koruyor üzerinde Dünyanın en merak ” ettiği ama. Peki içeride neler oluyor? 51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Yıllardır sırrı çözülemeyen ABD’nin gizli üssü 51’inci bölge halen esrarını koruyor üzerinde Dünyanın en merak ” ettiği ama. Yeni görüntüleri yayınlanan bölgeye kimse sokulmuyor ve içinde ne olduğunu bilen yok!51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

İddialara göre ABD, 51. bölgede daha önce yakaldığı dünya dışı yaratıkları yani uzaylıları inceliyor, özel deneyler yapıyor.51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Dışarıdan bakıldığında bir üs gibi görünen bölgenin yer altında daha büyük bir gizem taşıdığı ve asıl üssün orada yer aldığı düşünülüyor.51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Plakası bulunmayan ve kimlikleri belli olmayan silahlı güvenlik görevlileri tarafından korunan üsse kimsenin yaklaşmasına müsaade yüzey verilmezken çevrede üsse yaklaşılması durumunda personelin ateş açma yetkisinin bulunduğu uyarı yazıların bulunuyor. 51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

51 1947 senesinde Roswell’e düştüğü iddia edilen UFO dan elde edilen teknolojilerin geliştirildiği, elde edilen bu verilerle de lazer güdümlü füze, kızılötesi ışın gibi teknolojilerin üretildiği söylenen bir bölge. bölge…51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Aslında yıllarca ABD bu bölgenin olduğunu kabil etmedi; ta ki takvimler 2013 yılını gösterdiğinde… ABD, 66 yıl aranın ardından üssün varlığını kabil etti.51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Bu gizli bölge, ‘Independence Day’ filminden, ‘The X-Files’ dizisine kadar, birçok bilim kurgu yapımına bir film olan 51’inci Bölge, popüler kültürde ‘Dünya’ya gelen uzaylıların tutulduğu yer’ olarak kabil ediliyor.51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

Bu tür iddiaların ortaya atılmasında ABD’nin yıllarca üssün varlığını kabil etmeyip, Sovyetlerin 1957’de gönderdiği uydu ile görüntüsünün alınması ve bölgenin tespit edilmesiyle çark etmesi etkili oldu.51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

İddiaların bir kısmıysa yakalanan uzaylıların otopsi için bu bölgede incelenmesi ve bu durumun sır gibi saklanması…51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

51 Yani. bölge ile ilgili ortaya atılan bu sıra dışı iddialarda eski çalışanların payı epey fazla. 51. bölge: Dünyanın esrarını yıllardır çözemediği gizli bölge

51 Çöllerle kaplı olan Nevada’nın nükleer test alanına eklenmesi planlanan yer olarak seçilen. Bölge, ABD eski başkanlarından Dwight Eisenhower döneminde onaylandı.

Reklamlar

Sibirya’da Ortaya Çıkan Gizemli Devasa Kürenin Ardındaki Gizem Çözüldü!

Sibirya’da ortaya çıkan devasa kürenin gizemi çözüldü. Birçok kişiye “uzaylılar geldi” dedirten kürenin altından Rusya çıktı.

Geçtiğimiz perşembe günü Sibirya üzerinde gözüken ve insanların “uzaylılar mı geldi?” sorusunu sormasına sebep olan o gizemli görüntünün arkasındaki sır çözüldü. Fizikçiler ve yapılan açıklamalar sayesinde ortaya çıkan bilgilere göre bu küre yabancı bir ırkın bize gelmesi sonucunda oluşmadı, bizzat insanların elinden çıkan bir icadın sonucunda oluştu.

Kuzey Sibirya da çok geniş bir alanı üzerinde görülen ışığın sebebinin Rusya da yaptığı füze testlerinden kaynaklandığı anlaşıldı. Normalde kuzey aurora ışıklarının olduğu bir bölgede ortaya çıkan ve görsel şölene inanılmaz bir boyut katan halka, fotoğrafçı Sergey Anisimov tarafından fotoğraflandı.

Twitter'da Resim GörünümüTwitter'da Resim GörünümüTwitter'da Resim GörünümüTwitter'da Resim Görünümü

Anisimov’un açıklamasına göre halka ilk ortaya çıktığında kendisi biraz şaşırmış, ancak olayın ardından ilk tahmini araştırmacıların yaptığı deneyler olmuş. Işık kaybolduktan sonra köyüne dönen Anisimov, köydeki 5-6 yaşındaki çocukların “uzaylı” konuşmaları yaptıklarını duymuş.

Bu düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olan şey ise, Rus füze testlerinin bir yan ürünüydü. Rus Savunma Bakanlığından yapılan bir açıklamaya göre, Plesetsk’ten Topol kıtalararası balistik füzelerin Kamçatka’daki test aralığına doğru fırlatıldığı belirtildi. Toplamda dört balistik füzenin fırlatıldığını belirten Savunma Bakanlığı, akıllardaki pek çok soruyu da gidermiş oldu.

Astrofizikçiler, topol roketinin insanların gördükleri ışık küresini üreten şey olduğunu düşünüyorlar. Bir füzenin üzerine egzozundan çıkan kabarcıkların güneş rüzgarı ile tepkimeye girmesi sonucu ortaya çıktığı düşünülüyor şans. Füzelerin arkasından çıkan yakıt atıklarının yüzlerce kilometre genişlediği biliniyor.

Füze testleri başka bir zaman diliminde yapılsaydı belki de böyle bir şey ortaya çıkmayacaktı. Siz gökyüzünde kocaman bir halka görseniz, bunu ilk neye yorardınız?

Suudi Arabistan’da Ne Olduğu Bilinmeyen İlginç Taş Yapılar Keşfedildi

Google Earth’ü kullanan bir arkeolog, Suudi Arabistan’da bulunan eski volkanların kenarında taştan yapılmış esrarengiz yapılar keşfetti.

Oxford Üniversitesi’nde arkeoloji profesörü olan David Kennedy, Google Earth’de gezinirken Suudi Arabistan’ın batısında bulunan ve eski bir volkanik bölge olan Harrat Hayber’de 400 taş duvar keşfetti. 7 bin yaşından fazla olabileceği düşünülen taşların  hangi amaçla yapıldığı arkeologlar tarafından henüz bilinmiyor. Barikatları andıran bu yapılar yukarıdan bakıldığında kapıya benzediği için  ‘kapılar’ olarak adlandırılıyor.

Kasım ayında “Arabian Archeology and Epigraphy” dergisinde yayınlanacak olan keşifin yer aldığı bölgede neredeyse hiç su bulunmuyor ve eski soğuk lav tabakaları bölgesinde yer alıyor. Taş yapıların bulunduğu yer, Dünya üzerinde canlıların yaşamlarını sürdüremeyeceği nadir bölgelerden birisi konumunda bulunuyor.

Taş yapılardan en küçüğünün 13 metre en uzununun ise 518 metre olduğu beliritilirken yapıların çoğunun dikdörtgen bir tasarıma sahip olduğu söyleniyor. Dr. Kennedy, bu taş yapıların tam olarak neden yapıldığını bilmemekle birlikte, kuş avlamak için yapılan ve Ortadoğu’da yaygın olarak bulunan ‘uçurtmalar’ olarak bilinen eserler olduğunu düşünüyor. Peki ya siz ne düşünüyorsunuz acaba dün ele aldığımız ‘The Hollow Earth’ ile ilgisi olabilir mi? Görüşlerinizi yorumlarda bekliyoruz!

Mısır’da bulunan antik ilginç madeni paralar

Bu madeni paralar uzaylıların dünyamızı ziyaret ettiğinin birer kanıtı olabilir mi? Pek çok ufolojist için cevap “evet”.

Mısır’da bulunan antik madeni paraların üzerinde yer alan şekillerin bir uzaylı tasviri olduğuna inanılıyor. Daha önce de üzerinde uçan daire tasvirlerinin olduğu bozuk paralar bulunmuştu.

Geçmişte, ticarette takas dönemini sonlandıran madeni paralar üzerinde, günümüzde olduğu gibi çağının önemli insanları yer alırdı fakat öyle sikkeler bulundu ki üzerinde dünya dışı varlıklar ve uçan daireler yer almakta. Arkeologların bulmuş olduğu bu madeni paralar, dünyamızın tarih boyunca, yabancı yaşam formları tarafından ziyaret edildiğinin somut birer kanıtı gibi görünüyor.

 Yukarıda görmüş olduğunuz, üzerinde uçan daire tasvirlerinin bulunduğu bozuk paralar bulunduğunda, UFO araştırmacıları bunları, geçmişimizde uzaylılar tarafından ziyaret edildiğimizin kanıtı olarak görürken şüpheciler ise bu tasvirlerin; bir mantar, bir çiçek veya bir kalkana ait olabileceğini düşünmüşlerdi.

Fakat, bu sefer bulunan madeni paralar UFO araştırmacıları ve dünya dışı yaşam formuna inananlar için resmen bir zafer niteliğinde diyebiliriz. Çünkü üzerinde bulunan sima bir insana ya da dünya üzerinde yaşayan hiçbir canlıya benzemiyor.

thesun.co.uk’nin haberine göre uzaylıların tasvir edildiği paralar, Mısır’da bir evin restorasyonu sırasında ortaya çıktı.

Ufoloji literatüründe “Griler” olarak bahsedilen form ile birebir özdeş olan tasvir şüphecileri bile şaşırttı. Gazetelerin, dergilerin, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının olmadığı yıllarda, bozuk paralar üzerinde, günümüz uzaylı tasvirinin birebir resmedilmesi, uzaylıların dünyamızdaki varlığıyla ilgili birçok şüpheyi ortadan kaldırırken birçok soruyu da beraberinde getirdi.

Konu üzerinde detaylı çalışmalar yapılarak önümüzdeki aylarda daha net bilgilere ulaşılacağını ve bu bilgilerin kamuoyuna sunulacağını düşünüyoruz.

resistancehonorable

Kaynak: http://www.thegeyik.com/yeni-bulunan-antik-sikkeler

Ay’daki Bu Gizemli Görüntülere Hala Bir Açıklama Getirilemiyor

Uydumuz Ay’ı uzun zamandır izliyoruz, ancak üzerindeki bazı gizemleri hala çözebilmiş değiliz.

NASA’nın Apollo görevleri, uydumuz Ay hakkında çok fazla bilgi edinmemizi sağladı. Geçmişte ve bugün hala Ay ile ilgili pek çok bilgiyi, Apollo görevlerinden elde edilen bulguları inceleyerek keşfediyoruz. Fakat Apollo görevleri, birçok sırrı ortaya çıkardığı gibi elde edilen video ve fotoğraflarla da pek çok gizemli görüntüyle ilgili tartışmalar başlattı. Bu içeriğimizde bu görüntülerden 5 tanesini inceleyeceğiz.

Yukarıdaki görsel 1972 yılında çekilmiş olup Ay’daki Stein kraterindeki bir elektrik boşalımını göstermektedir. Bazı teorisyenler bu fotoğrafın, Ay’ın yer altındaki gizli üslerin kanıtı olduğunu söylüyorlar. Görüntülerdeki elektrik akımı güçlü fırtınalarda atmosferin üst katmanlarında oluşan elektriksel hareketlere benzemektedir.

Yukarıda gördüğünüz dev üçgensel nesnenin ne olduğu hala tam olarak bilinmiyor. Komplo teorisyonleri bunun bir UFO olabileceğini söylüyorlar. Bazı bilim insanlarıysa üçgen şeklinde bir kaya olabileceğini söylüyor.

Sevyet Luna aracının çektiği bu görüntüler, uzaylıların Ay’da olabileceğinin kanıtı olarak gösteriliyor. Bu görüntüler kesinlikle Sovyet uzay sondaları değil ve doğal oluşmuş nesnelere de benzemiyorlar.

1972’de Apollo 16 görevi sırasında çekilen bu görüntünün ne olduğu bilinmiyor; ancak astronotların bizzat çektiği fotoğraf, hareketlerimizin UFO’lar tarafından izlendiği yorumuna neden oldu.

NASA’nın 2009’da Ay’a gönderdiği LCROSS’un çektiği görüntülerde yapay şekiller açık bir şekilde görülüyor. Fotoğrafı gören ufologlar, NASA’nın Ay’da bir uzaylı üssü yok etmek için LCROSS’u oraya gönderdiğini iddia ettiler.

Minos ve Miken uygarlıklarının eski Türklerle bağları olduğu saptandı

Yunanistan'daki Poseidon tapınağıNature dergisinde bir araştırmanın sonucunu yayınlayan genetikçiler, eski Yunanistan’ın efsanelerine konu olmuş kahramanlarının, 5-3 bin yıl önce yaşamış olan Minos ve Miken uygarlıklarının Türkiye ve İran halkları ve Hazar Denizi bölgesinin step halkları ile yakınlık bağları olduğunu ortaya koydu.

Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nin araştırmacılarından Johannes Krause, “Giritlilerin ve Mikenlerin genetik olarak farklı veya birbirileriyle akrabalık ilişkilerinin olup olmadıklarını, atalarının kimlerin olduklarını ve şimdiki Yunanlıların ve Giritlilerin onların torunları olup olmadıklarını anlamak istedik” diye anlatt.                                                                                                                                    ESRARENGİZ UYGARLIĞIN İZLERİ KNOSSOS SARAYLARINDA

Girit ve Miken uygarlıklarının, Dorların işgali sırasında yok oldukları ve işgal sonucunda bu kültürün neredeyse tamamının yok edildiği biliniyor. O zamandan bu yana bilim insanları, bu kadim uygarlıkların izini sürdü ve ancak 20. yüzyılın başında İngiliz arkeolog Arthur Evans, Girit adasında Minos uygarlığına ait Knossos sarayını buldu. Daha sonra bilimciler Knossos saraylarında hem Mısır ve Libya kültürlerinin, hem de Balkan ve Anadolu halklarının özelliklerini taşımış olan esrarengiz bir uygarlığın izlerine rastladı.

Söz konusu buluş bilimcileri de ikiye böldü. Kimileri uygarlığın Afrika kökenli olduğunu savunurken, kimileri ise Avrupa menşeili olduklarını savundu.

DNA KODLARI ÇÖZÜLDÜ                                                                                                                                                                               ABD’deki Harvard Üniversitesi’nden David Reich ve ünlü diğer birçok paleontolog, eski uygarlıkların yaşamış olduğu topraklarda bulunan 19 Giritli ve Mikenin DNA kodlarını çözerek, bu konuda bir asırdır devam eden tartışmaları bitirmeye yönelik büyük bir adım attı. Eski DNA’ları çözen uzmanlar, kalıntılardan alınan DNA örneklerini, Avrupa ve Anadolu’da bulunan 300 antik iskelet buluntusu ile günümüzde yaşayan insanlardan alınan DNA örnekleriyle karşılaştırdı ve böylelikle hem eski Minos medeniyetinin hem de Miken kültürünün atalarını ve torunlarını bulmuş oldu ve bu popülasyonların zaman içerisinde ne gibi değişimler geçirmiş olduklarını çözdü.                                                     MİKEN UYGARLIĞI EN AZ BİR KEZ BAŞKA HALKLARLA KARIŞTI

Yapılan incelemede, yeni topraklara gelen Minos uygarlığının tecrit edilmiş bir şekilde yaşadıklarını ve sadece Miken uygarlığı ile temas ettiklerini ve bu nedenle genomlarının çok fazla değişime uğramadığını ileri sürdü. Bilim insanlarına göre Miken uygarlığı ise en az bir kez, yaşadıkları topraklara gelen başka halklarla karıştı ve DNA’sının yüzde 13-18’inin bu halkların genomlarından oluştu.

Girit adasında yaşamış olan Minos medeniyeti ile Yunanistan topraklarındaki Miken kültürünün genetik özelliklerinin büyük oranda yaklaşık 5-6 bin yıl önce Karadeniz ve Hazar Denizi’nin steplerinden gelen Hint-Avrupa kökenli halklara dayandığı ortaya çıktı.

Öte yandan eski Yunanistan halkının DNA örnekleri de, Knossos saraylarında bulunan fresklerin ve Yunan amforalarındaki resimlerin gerçeği saptırmadığını, bu kadim uygarlıkların temsilcilerinin gerçekten de açık tenli, koyu saçlı ve gözlü olup, tipik Yunan yüz hatlarına sahip olduklarını ortaya koydu.Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201708031029554780-minos-miken-uygarliklari-turkler/

AGARTA VE UFO’ LAR

UFO araştırmacıları, UFO’ ların çoğunlukla önce Kuzey’ den, tahminen dünya çevresindeki Van Allen radyasyon kuşaklarında bulunan kutupsal deliklerin (polarvents) içinen ortaya çıktıklarını belirtiyorlar. Belki de yerin kilometrelerce altında mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetinden çıkmaktadırlar. Uzun zamanlar önce, dünyaya yaklaşmakta olan Uzaylılar’ a Kuzey’ in o tropik ülkeleri çekici gelecekti. Üstadlar’ ın öğretisine göre, şimdi buzlarla örtülü bulunan Kuzey Kutbu bir zamanlar, insanlığın beşiği olan şiirsel bir Cennet’ ti.
a- Yeraltı Uygarlıkları :
Dünyamızın içinin boş olduğu ve ayaklarımızın altında harikulâde bir medeniyetin uzandığına dair iddialar mevcuttur. Bilim-Kurgu gibi görünen bu düşünce, cevaplanması güç tartışmalar ileri süren birçok zeki araştırmacı tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Essa-3 uydusunun 6 Ocak 1967 tarihinde ve Essa-7′ nin de 23 Kasım 1968′ de çektiği fotoğraflar, içi boş olduğu sanılan dünyamızın derinliklerindeki muhteşem Agarta başkentine uzandığı söylenen ve Kuzey Kutbu’ nda yer alan bir deliğin varlığını açıkça göstermektedirler sanki. Sikloplar’ ın yeraltında şehirler tesis ettiklerine inanılır. Medyumların dediklerine göre Atlantisliler, Piramitler’ den, Tibet ve And Dağları’ ndan yerin aşağılarındaki kutsal merkezlere uzanan uzun tüneller inşa ettiler. 12,000 yıl önce Atlantis yok olduğunda, İnisiyeler buralara kaçmışlardı. Gezegenimizin içinden gelen Uzay Gemileri, Kutuplar’ daki deliklerden çıkarak dünyamızı gözlerler ve bazen de “Yeraltı Varlıkları” (Subterraneas), aramızda yaşamak üzere yeryüzüne çıkarlar. İnsanların, kadim kitaplarda sözü geçen o nükleer bombalardan sakınmak için kilometrelerce yeraltına kaçtıklarını düşünelim. Bu yüzyılın sonunda önce Doğu ile Batı arasında bir savaş çıkarsa, biz de onlara katılmak üzere aşağılara doğru kayıyor olacağız.
b- Elohim ve Agarta :
Belkide Sikloplar’ a tepegöz denilmesinin nedeni, Uzay-miğferlerinin saydam yüzünün muazzam bir göze benzemesindendir. Bu devler’ in göksel bir ırk olan Elohim’ le aynı oldukları söylenebilir. Bu ırk, bugün mevcut olduğu söylenen Agarta yeraltı medeniyetine uzanan o uzun tünnelleri açmak için kozmik enerjiler kullanarak yeraltında labirent halinde kentler kurmuştur.
c- Kızılderililer ve Yeraltı Mağaraları :
Efsanelerden anlaşıldığına göre Kızılderililer, Doğu Amerika deniz yatağını -kıta şelf sahası haritaları burada muazzam bir batık gösterirler – parçalayan kozmik bombardımandan kaçarak yerin derinlikIerindeki mağaralara sığınıp kurtulanların neslinden geliyor olabilirler.
d – Wolfpittes çocukları :
William de Newburgh, 12′ nci yüzyılda “Historia Anglicana” adlı yapıtında, İngiltere’ nin Bury St. Edmunds yöresi yakınındaki Wolfpittes’ de yerin içinden yeşil bedenli, olağandışı renk ve malzemeden oluşmuş elbiseler giyinmiş bir oglan ile bir kızın çıktığından bahseder. Çocuklar, St. Martin’ in Ülkesi’ nden geldiklerini Söylüyorlardı. Anlaşıldığına göre, Güneş’ in hiç aydınlatmadığı, alacakaranlık bir yeraltı dünyasından gelmişlerdi. Burası Agarta mıydı? 1965 gibi yakın bir tarihte çevrelerince iyi tanınan iki kişi. Finlandiya’ nın Luumaki yöresindeki bir ormanda küçük, yeşil renkte bir adam gördüler. “Insana benzer varlıklar” ın (“humanoids”), Yunanlılar ve Romalılar’ ca Satirler (Satyrs) diye bilinen gizli bir yeşil ırka mensup olup olmadıkları düşüncesi gerçekten ilginçtir.
e- Agarta ile Şamballa Çatışması :
Tibet, azametli Himalayalar’ daki bu mistik ülke, Dünya’ nın psişik merkezi olarak saygı görürdü. Üstadlar gözden uzak manastırlarından gezegenlerdeki Kozmik EfendiIer ile telepatik görüşmeler yaparlar, metafizik âlemlerde İyilik ve Kötülük güçleri insanlığın ruhu için çekişirlerdi. Hint-Tibet tradisyonları, biraz karışık da olsa, yerin çok aşağılarında saklı olan ve bütün kıtalarda bulunan gizli girişlerden tünellerle yaklaşılan Agarta’ dan sözederler. Yıldızlardan gelen Uzaysal Varlıklar (Celestials) tarafından kurulan bu yeraltı medeniyetinin tarihi, anlaşıldığına göre, dünyamızın ilk günlerine kadar uzanmaktadır. Burası, Üranüs’ ün oğulları ile Satürn arasında çıktığı sanılan Uzay Savaşı’ ndan sonra Elohim ya da Sikloplar için bir yeraltı sığınağı teşkil etmiş olabileceği gibi, muhtemelen, bir zamanlar gezegenimizi tehdit etmiş olan kozmik bir afetten kaçmak için de kullanılmış olabilir. Mu ve Atlantis’ ten uzaklaşan göçmenlerin yeraltına kaçtıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir medeniyet ile Tibet’ teki Üstadlar arasında bir bağlantı bulunduğunu ileri sürerler. “İçi Boş Dünya Kuramı” nın (Hollow Earth Theory) taraftarları, Uçan Daireler’ ın aslında, yeryüzündeki ülkeleri gözlemek üzere Kutuplar’ daki deliklerden geçerek dünyamızın içinden çıktıklarını iddia ederler. Ezoterik öğretiler, Agarta’ nın Hakimi’ ni, Dünya’ nın Kralı rütbesi ile anarlar. Yardımcıları durumundaki Rahip-Kral ile birlikte, insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan kancalı haç, Swastika’ dır.

1920′ lerde, Gürcistanlı medyum R.C. Andersen ihtiyar bir keşişle çıktığı gezi sırasında, Agarta ülkesi üzerine Budist inancını soruşturur. Bir Tibet Manastırı’ nda hayvan derisi ile kaplı eski bir kitaba rastlar. Bu kitapta, yüksek bir dağın üzerinde uçan, yumurta biçiminde bir aracın, bir Agarta taşıtının resmini görür. Ayrıca, Tibet’ in Spiritüel Lideri Dalai Lama’ nın Dünya’nın Kralı ile temasta olduğu söylentisini işitir. Efsanelere göre, Agarta halkının iki dili vardır. Agartalılar muazzam güçlere sahiptir: Okyanusları kurutabilir, ağaçları hızla büyütebilir, ölüleri diriltebilirler. Söylendiğine göre, yüksek dağlarda fiziksel kanıtlar bırakmıştır : Karda acaip ayak izleri, Agarta dilinde tabletler ile yazılar ve içinde Agartalılar’ın gezdikleri taşıtların tekerlek izleri.

Agarta ile yakından ilgili olan Şamballa’ ya da Tibet’ teki tüneller aracılığı ile ulaşılır. Burası bir zamanlar, Gobi’ deki büyük bir medeniyetin başkentiydi. Ayrıca, bazı tradisyonlar tarafından, Kadim Asya Denizi’ ndeki Beyaz Ada (White Isand) olarak da teşhis edilir. Kadim Tibet Bilgilerine göre, Agarta’ nın Kralları, “Sol El Yolu’ nun izleyicileri” olan, kötülüğün destekleyicileri Şamballalı Efendiler’ le mücadele etmektedirler. Bu kozmik çatışmanın, İnsan’ ın spiritüel evrimini hızlandırmak üzere bir ilahi takdir olduğu söylenir.
f – Agarta ve Göksel Öğretmen Tages :
Çiçero’ nun belirttiğine göre Etrüksler, Tages adında bir İlâhi Varlık tarafından eğitilmişlerdi. Tyrhenus’ un oğlu Tarchon’ un hükümranlığı sırasında bir gün,Tarquinia kenti yakınındaki bir tarlada köylünün biri sabanıyla çift sürerken toprağın içinden gri saçlı ve ihtiyar bir adam kadar bilge bir çocuk çıktı. Ulu Tanrı Tinia tarafından, kanunları, din ve kehanet sanatını Etrüsk Kralları Lucomoneler’ e iletmek üzere gönderildiğini açıkladı. Kahinlere “Libri Tagetici” yi yazdı. Bu kitap, beşikten mezara kadar Etrüksler’ in yaşamını yöneten Etrüks İncili’ ni oluşturdu. Sanatçılar, yaptıkları tunçtan heykellerde Tages’ i saçsız, kısa boylu bir kişi olarak canlandırmışlardı. Acaba, teleportasyon yolu ile ya da Uzay Gemisi ile başka bir gezegenden mi gelmişti? Birden yerin içinden belirmesi, yeraltında mevcut olduğu söylenen Agarta’ ya uzanan yeraltı geçitlerinden çıkmış olabileceğini akla getiriyor. Bu çeşit spekülasyonlar sadece hayal ürünü değildir. Bugün, İtalya’ da ortaya çıkan,ufak tefek yapılı, dünya dışı kökenli, “insana benzer varlıklar” (“humanoids”) hakkında geçerliliği ispatlanmış birçok kayıt mevcuttur. Bunların bazıları da yüzyıllar önce Toskana’ da (Tuscany) tezahür etmiş olabilirler.

(*) Bu türlü iki merkezin varlığı ve onların birbirleriyle çatışma halinde oldukları düşünce ve iddialarını, uzun bir zamandır satanist ekoller öne sürmektedirler.

Kaynak : Agarta-Yeraltı Devleti, Bilim Araştırma Merkezi  -http://sleepspac.blogspot.com.tr/2013/01/

Geçmiş medeniyetlere bakıldığında, evrim teorisi geçerliliğini yitirmekte. Geçmişten bugüne gelen izler, zaman zaman bize tersini düşündürüyor.

Güncelleme: 25 Haziran 2012- İngiltere’deki Salisbury Düzlüğü’nde bulunan büyük taşlardan oluşan Stonehenge Anıtı’nın sırrı çözüldü. Daha önce tapınak olduğu söylenen anıtın aslında adada yaşayan kabileler tarafından barış anısına yapıldığı belirtildi. Sheffield Üniversitesi’nden Profesör Mike Parker, milattan önce 300 ile 2 bin 500 arasında yapılan anıtın uzun süre birbirleri ile savaşan kabilelerin birleşmelerinin ardından yapıldığını söyledi. 10 yıl süren bir araştırmanın sonunda anıtta bulunan her kayanın İngiltere’nin farklı bir bölgesinden geldiği ve ayrı bir kabileyi temsil ettiği kaydedildi.

Yani “ilkelden, medeniyete uzanan bir ilerleme”. İnsan evrimleşip, gelişim gösteren bir varlıktır, ancak zekâ ve yaratıcılık hep vardır. Acaba yüz binlerce yıl önce yaşamış olan uygarlıkların bıraktıkları kalıntılar ve izlerden yola çıkarak, bu teknolojiyle hala o zamanlardan kalan izlerin sırrını çözememek nasıl açıklanabilir? Çok basit bir mantıkla, ya onlar bizlerden daha ileri medeniyetlere ve teknolojiye sahiptiler, ya da biz şu anda hala o teknolojik bilgilere sahip değiliz.
Belki de bilim adamlarının da açıkladığı gibi; nasıl şu anda dünya üzerinde değişik teknolojiye sahip olan ülkeler yaşıyorsa, (uzay teknolojisi ve ilkel insanlar) daha önceki medeniyetler de çeşitlilik gösteriyor olabilir. Gene de bu teknolojiyle, bu sırları hala aralayamamış olmamız ilginç değil mi?
Peki, bu nasıl olabilir? Bu ay İngiltere’de bulunan Stonehenge’i incelediğimizde, Londra’nın kilometrelerce vadilerinde bir çakıl taşı bile bulunamazken, birdenbire orada bir abide gibi dikilen o büyük kayalar, nasıl oraya gelmiş olabilir? Ve ne için? Neden belli bir hiza ve dizimle sıralanmış olabilirler?

Stonehenge çember halinde yerleştirilmiş, büyük taş bloklardan oluşan bir yapıt olup, ortalama olarak 4.5 metre yüksekliğinde ve her biri ortalama 25 ton ağırlığında yaklaşık 30 adet taş bloğun bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu yapıt birçok insanın ve araştırmacının çok ilgisini çekmektedir. Yapımı ve yapılış amacı hakkında pek çok teori vardır. Burada önemli olan, bu teorilerden hangilerinin doğruluk içerdiği değil, bu yapıtın, evrim teorisinin insanlık tarihini açıklamak için öne sürdüğü iddiaları geçersiz kılan örneklerden biri daha olmasıdır.
Yapılan araştırmalara göre, Stonehenge’in üç inşaat aşamasında meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Birçok kaynağa göre, Stonehenge’in en eski dönemi MÖ 2800 yılına dayanmaktadır. Yani Stonehenge’in tarihi bundan yaklaşık 5000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Tarihi kaynaklar, ilk inşaat sırasında arazide dev taşlardan küçük bir çember yapıldığını ve bu çemberin dışına da bir topuk taşı yerleştirildiğini ortaya koymaktadır.

Daha sonra, yine dev taşlarla ikinci bir çember oluşturulmuş, bundan sonra da çemberlerin iç kısmına “mavi taş” denilen taş bloklar yerleştirilmiştir.

Bu yapının en dikkat çekici yönlerinden biri, burada kullanılan mavi taşlardır. Çünkü Stonehenge’in yakınında herhangi bir mavi taş kaynağı yoktur. Yapılan araştırmalar, bu taşların Prescelly dağlarından, yapıtın olduğu yere getirildiğini ortaya koymuştur. Burada ise karşımıza yine olağanüstü bir durum çıkmaktadır. Çünkü, söz konusu mavi taş kaynağı, Stonehenge’den yaklaşık 380 km (kara yoluyla) uzaklıktadır. Eğer o dönemde yaşamış insanlar, evrimci hikâyelerde anlatıldığı gibi, ilkel koşullarda yaşayan, ellerindeki tek malzeme ağaçtan kaldıraçlar, kütükten yapılmış sallar ve taş baltalar olan insanlar olsaydı, tonlarca ağırlığındaki bu taşlar Stonehenge’in olduğu bölgeye nasıl getirilmiş olacaktı? İşte bu, evrimcilerin hayal ürünü senaryolarıyla, cevaplanması mümkün olmayan bir soru olarak beklemededir.
Bir grup araştırmacı, o dönemin koşullarını canlandırarak mavi taşları Stonehenge’e kadar taşımaya çalışmışlardır. Bunun için ağaçtan kaldıraçlar kullanmışlar, üç sandalı birbirine bağlayarak benzer büyüklükteki taşların sığabileceği bir sal meydana getirmişler, ağaçtan sırıkları kullanarak salı nehir yukarı taşımaya çalışmışlar, daha sonra da kabaca hazırlanmış tekerlekler üzerinde taşları tepeye doğru çıkarmaya uğraşmışlardır. Ancak tüm bu uğraşıları sonuçsuz kalmıştır. Bu, mavi taşların Stonehenge’in olduğu yere nasıl taşındığını anlayabilmek için yapılan denemelerden sadece biridir. Daha pek çok deneme yapılmış ve dönemin insanlarının nasıl bir nakliye olanağıyla bu kayaları bu bölgeye getirebileceği anlaşılmaya çalışılmıştır. Ancak evrimci ön yargıların ışığında yapılan bu araştırmalar neticeye ulaşmaktan hep uzak kalmışlardır. Çünkü tüm bu denemeler, Stonehenge’in yapıldığı dönemde yaşayanlarınsadece taş ve ağaç gibi kaba malzemeler kullandıkları ve geri bir medeniyete sahip oldukları yanılgısı ışığında yapılmaktadır.

Burada önemli bulunan bir nokta daha vardır. Araştırma ve denemeler yapılırken gemi tersanelerinde yapılan çeşitli modellerden yararlanılmakta, gelişmiş fabrikalarda üretilen halatlar kullanılmakta, detaylı hesaplar ve planlamalar yapılmaktadır. Yani günümüz teknolojisinin olanaklarından faydalanılmaktadır. Buna rağmen sonuç elde edilememektedir. Bundan yaklaşık 5000 yıl önce yaşayan insanlar ise, tonlarca ağırlığındaki bu taşları taşımışlar, coğrafi konumlarını hesaplayarak bir çember haline getirmişlerdir. Tüm bunları taş baltalar, kütükten yapılmış sallar, ağaçtan inşa edilmiş kaldıraçlarla yapmadıkları açıktır. Stonehenge ve diğer pek çok megalit, belki de bizim dahi tahmin edemeyeceğimiz bir teknoloji kullanılarak inşa edilmiştir.
Son olarak, nasıl ve ne şekilde yapılmış olduğu halen tartışılmakta olan Stonehenge’in bilim adamlarınca ortaya çıkarılan başka bir önemli özelliği de, astronomiyle olan bağlantısıdır. Elde edilen bulgular, bu yapıtı inşa edenlerin mühendislik bilgilerinin yanı sıra, astronomi bilgilerinin de gelişmiş olduğunu göstermektedir.

İnsan düşünmeden duramıyor; acaba Stonehenge, uzaylı ırkların geçmişte veya hala kullandığı boyutlar arası bir kapı olabilir mi? Ya da?Hale Karaarslan-http://sleepspac.blogspot.com.tr/2013/01/

Saklı Evrene İlk Bakış

Saklı Evrene İlk Bakış

Yaşlı Bir Yıldızın Ölümü: Evrendeki ilk yıldızlardan biri patlıyor, görünmez karanlık maddeden oluşan halesinden dışarı fışkırarak uzaya karbon, oksijen ve başka elementler saçıyor. Bu bilgisayar simülasyonu, her yerde bulunan karanlık maddeden ortaya çıkan çekim gücü olmaksızın yıldızların oluşamayacağını ya da en azından bu kadar kısa zamanda –yani büyük patlamadan 100 milyon yıl sonra– kesinlikle oluşamayacağını gösteriyor. Karanlık maddenin doğası bilinmiyor.

Görebildiğimiz şeyler var olanın ancak küçük bir parçası. Ve bilim insanları şimdilerde bizi çevreleyen gölge evrenden ilk görüntüyü yakalamanın peşinde.

Geçmişte, kozmologların, yani evreni bir bütün olarak inceleyen bilim insanlarının, “sıklıkla hata yaptıkları ama asla kuşku duymadıkları” söylenirdi. Günümüzde daha az hata yapıyorlar ancak kuşkuları evren kadar büyümüş durumda.

Yeni ve daha gelişkin teleskoplar, ışık dedektörleri ve bilgisayarlar yardımıyla yapılan onlarca yıllık araştırmaların ardından, kozmologlar artık evrenin 13 milyar 820 milyon yıl önce, olasılıkla atomdan daha küçük bir uzay baloncuğu olarak doğduğunu oldukça kesin bir biçimde söyleyebiliyor. Kozmik zemin ışınımını –evren henüz 378 bin yaşındayken ortaya çıkan ışık– ilk kez binde birden daha yüksek bir doğrulukla haritaladılar.

Ama aynı zamanda, gökyüzünde gördükleri tüm yıldızların ve galaksilerin, görülebilir evrenin sadece yüzde 5’ini oluşturduğu çıkarsamasını da yapıyorlar. Geriye kalan görünmez çoğunluğun yüzde 27’si karanlık maddeden, yüzde 68’i karanlık enerjiden oluşuyor. Ve her ikisi de gizem yüklü. Karanlık maddenin, evrenin büyük ölçekli yapısını oluşturan galaksilerin ipliksi dizilimini meydana getirdiği düşünülüyor. Ama tam olarak ne olduğu bilinmiyor. Karanlık enerji ise daha da gizemli. Kozmosun genişleme hızını artıran şeyi ifade etmek için yaratılan bu terim, “evrenimizin büyük ölçekli özellikleri konusunda bilmediğimiz şeyler için genel bir niteleme” şeklinde tanımlanıyor.

Karanlık maddenin yaygın varlığına ilişkin ilk işaret 1930’larda İsviçreli gökbilimci Fritz Zwicky’den geldi. Güney Kaliforniya’daki Mount Wilson Gözlemevi’nde çalışan Zwicky, Dünya’dan 321 milyon ışık yılı uzaktaki Coma Kümesi’nde yer alan galaksilerin, kümenin merkezi etrafındaki dolanım hızlarını hesapladı. Küme görünenden daha fazla kütle içermemiş olsaydı, galaksilerin çoktan uzaya fırlamış olacakları sonucuna ulaştı. Ve Coma Kümesi’nin milyarlarca yıldan bu yana varlığını sürdürmesinin, “evrendeki karanlık maddenin görülür maddeden çok daha büyük bir yoğunlukta bulunduğu” anlamına geldiğini açıkladı. İzleyen dönemlerde yapılan çalışmalar ise, karanlık maddeden ortaya çıkan ve evrenin henüz genç olduğu dönemlerde ilk maddeleri bir araya toplayan çekim gücü olmaksızın, galaksilerin asla oluşamayacağına işaret ediyordu.
NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi

Samanyolu’ndan Mesaj Var: Dünya çevresinde dolanan bir NASA teleskopu, galaksimizin merkezinden sıra dışı yoğunlukta gama ışınları geldiğini saptadı. Samanyolu fotoğrafının üzerinde parlak renklerle gösterilen bu ışınları oluşturan neydi? MIT’de görevli fizikçi Tracy Slatyer ve meslektaşlarının kuşkulandığı bir şey var: Galaksinin merkezi civarında birbirine çarpan ve birbirinin etkisini yok eden karanlık madde parçacıkları…

(Neredeyse) Saptanamaz Olanı Saptamak: Araştırma asistanı John Mark Kreikebaum, Stanford Üniversitesi’ndeki bir temiz odada, gün gelip karanlık madde parçacıklarının enerji sinyallerini kaydedebilecek silikon diskleri inceliyor. Her yerde bulunduğuna inanılan bu parçacıklar şu ana kadar gözlemlenebilmiş değil. Diskler, onları kozmik ışın parazitlerinden korumak amacıyla bir maden ocağının derinliklerine yerleştirilecek. Stanford’dan Matt Cherry, “Aşırı duyarlı bir dedektör yaptığınızda çok fazla şey görüyor,” diyor.

NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi

Samanyolu’ndan Mesaj Var: Dünya çevresinde dolanan bir NASA teleskopu, galaksimizin merkezinden sıra dışı yoğunlukta gama ışınları geldiğini saptadı. Samanyolu fotoğrafının üzerinde parlak renklerle gösterilen bu ışınları oluşturan neydi? MIT’de görevli fizikçi Tracy Slatyer ve meslektaşlarının kuşkulandığı bir şey var: Galaksinin merkezi civarında birbirine çarpan ve birbirinin etkisini yok eden karanlık madde parçacıkları…

Robert Clark

Günümüze kadar yapılmış en duyarlı karanlık madde dedektörü olan DEAP–3600, geçtiğimiz yıl Ontario’daki bir nikel maden ocağının yaklaşık 2 kilometre derinlerine yerleştirildi. Küre biçiminde dizilmiş ışık sensörleri içe doğru, sıvı argon dolu merkeze dönük. Argon atomlarına çarpan karanlık madde parçacıklarının küçük parıltılar oluşturacağı ümit ediliyor.

Karanlık madde, sönük normal maddeden meydana geliyor olamaz. Çünkü bunlardan yeterli miktarda yok. Sönük ışıklı trilyonlarca normal madde cisminin var olduğu doğru –kara delikler, cüce yıldızlar, soğuk gaz bulutları ve doğdukları yerden fırlatılan yıldızlararası gezegenler… Ama hiçbir makul senaryoda bu sayılanların parlak olanların kütlesinin beş katına çıkacak kadar fazla miktarda olması mümkün değil. Bu noktadan hareketle bilim insanları, karanlık maddenin daha özgün malzemelerden oluştuğu görüşünde. Süpersimetri kuantum fiziği üzerinde çalışan teorisyenler, aralarından birinin ya da birkaçının karanlık madde olması beklentisiyle bir sürü görülmeyen madde çeşidi topladı bile. Ancak İsviçre’de, Cenevre yakınlarındaki CERN’in Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yoluyla son dönemlerde elde edilen deneysel sonuçlar, bazı süpersimetri versiyonlarını saf dışı bıraktı. Teorisyenlerden biri, ruh hallerini “oldukça karamsar” olarak tanımlıyor. Bu arayış peşindeki çoğu bilim insanı, karanlık maddenin tam olarak ne olduğu üzerine spekülasyon yapmaktansa WIMP’ler, yani “zayıf etkileşimli büyük kütleli parçacıklar” aradıklarını söylüyor.

Karanlık maddenin, sadece normal maddeyle değil kendisiyle de ne denli zayıf derecede etkileşimde bulunduğuna ilişkin kanıt, dünyadan üç milyar ışık yılı uzakta –aslında çarpışma halindeki iki galaksi kümesinden oluşan– Bullet Kümesi’nde bulundu. Bullet’ı NASA’nın Chandra X–Işın Gözlemevi yardımıyla inceleyen gökbilimciler, merkezinde büyük sıcak gaz yığınları buldular ve bunu normal madde bulutlarının çarpışmasına bağladılar. Ancak Bullet’ın çekim alanını incelediklerinde, çarpışmanın merkezinden uzakta, orijinal kümenin her biri için birer adet olmak üzere –daha dev boyutlu– iki kütle yoğunluğu keşfettiler. İki kümenin normal maddeden oluşan dış kesimlerinin cephane yüklü iki tren kadar muhteşem bir şekilde çarpıştığı ve birleştiği, buna karşılık karanlık maddeden oluşan ağır kargolarının hiçbir şeye karışmadan ve hiç hasar görmeden faciadan sıyrıldığı sonucunu çıkardılar.

Karanlık maddenin mesafeli duruşu, üzerinde deney yapanlar tarafından yakalanmasını zorlaştırıyor. Oysa ki bazı bilim insanlarının tahminleri, karanlık madde parçacıklarının her bir insandan saniyede milyarlarca geçecek kadar yaygın olduğu yönünde.

Halihazırda kullanılan karanlık madde dedektörleri teknolojik açıdan oldukça sofistike ve bunlardan biri de, iki milyar dolarlık Alfa Manyetik Spektrometresi. Uluslararası Uzay İstasyonu’nun tepesine konuşlanmış olan Alfa Manyetik Spektrometresi, galaksimizin merkezi civarında çarpışan karanlık madde parçacıklarına ilişkin kanıtlar arıyor. Bu arada dedektörlerin çoğu da, karanlık madde ile normal madde parçacıklarının yeryüzündeki etkileşimini bulmayı amaçlıyor. Uzaydan gelen çok hızlı normal madde parçacıklarının etkisini en aza indirmek için dedektörler toprağın derinlerine gömülmüş halde. Bazıları çok soğutulmuş kristallerden veya sıvı ksenon ya da argon tankerinden oluşuyor. Etraflarını dedektörler ve polietilenden bakır ve kurşuna kadar farklılık gösteren soğan zarı inceliğinde kalkanlar çevreliyor. (Yakın dönemlerde çıkarılan kurşun, şiddetli olmayan radyoaktif özellikte. Bu nedenle, biri Minnesota eyaletindeki Soudan’da diğeri İtalya, L’Aquila’da gerçekleştirilen iki deneyde, antik Roma gemi batıklarının eritilmiş safraları kullanılıyor. Binlerce yıl önce çıkarılmış olan eski kurşun daha az radyoaktivite yayıyor.)

Amerika’nın, kendi türünde en duyarlı Büyük Yeraltı Ksenon Dedektörü ise, Güney Dakota, Lead’de, Main Caddesi yakınlarında, 1478 metre derinlikte. 2013’te çalışmaya başlamasına rağmen günümüze kadar bir sonuç çıkaramadı ve şu sıralarda, daha yüksek duyarlılıkta bir araştırmaya başlamak üzere hazırlanıyor.

Özetle, bugüne dek yapılan bazı araştırmalarda hayal meyal ipuçları ortaya çıkarıldı ama bunların hiçbirinde karanlık maddenin varlığına dair kesin kanıtlar bulunamadı. Ancak, bakım ve güncelleme için devre dışı bırakılmasının ardından 2015’te yeniden çalışmaya başlayacak olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, karanlık madde parçacıklarını ortaya çıkarmaya yetecek kadar yüksek enerji derecelerine ulaşabilir. Öte yandan bu konuda olasılık tahminleri yapmak yine de zor, çünkü aranan parçacıkların kütlesi tam olarak bilinmiyor. Yani, WIMP avı çabuk pes edenlere göre değil.

Karanlık madde bilmecesi tuhaf gözükebilir. Ama, fizikçi Steven Weinberg’in “fizikteki en önemli problem” diye tanımladığı ve astrofizikçi Michael Turner’ın “bilimin en derin gizemi” olduğunu söylediği karanlık enerji fenomeninin gizemiyle karşılaştırıldığında o bile oldukça sıradan kalıyor. Kaynak:http://nationalgeographic.com.tr/sakli-evrene-ilk-bakis

Peru’daki ‘uzaylı’ mumyanın sırrı çözüldü

Peru-Nazca Çölü

Rus uzman Konstantin Korotkov, Peru’daki Nazca çölünde bulunan mumyaların dünya dışı varlıklara ait olabileceğine yönelik iddiaları kabul etmediğini, cesetlerin ‘binlerce yıl önce dünyada varlıklarını sürdürmüş olan ve bir takım doğal süreçler sonucunda tamamen yok olan bir insan türüne’ ait olduklarını savundu.Sputnik, Peru’nun Nazca çölünde bulunduğu öne sürülen mumyaların büründüğü sır perdesini aralamak amacıyla bazı kurum ve uzmanlara ulaştı.

Geçen haziran ayının sonlarında internette yayınlanan bir video kaydında, mumyalanan cesetlerden biri ayrıntılı bir biçimde gösterilmiş, mumyanın yaklaşık 168 cm boyunda ve tamamen beyaz olduğu, ellerinde ve ayaklarındaysa 3’er parmak olduğu görülmüştü. Mumyanın kulaklarının ve burnunun olmadığı da tespit edilmişti.

MUMYA’NIN GENLERİ İNSAN GENLERİYLE KARŞILAŞTIRILACAK’

Daha önce bölgeye giden araştırma ekibine katıldığı bilinen Saint Petersburg Ulusal Araştırma Üniversitesi’nden Profesör Konstantin Korotkov, Sputnik’e araştırmanın detayları hakkındaki bilgileri paylaştı.

Korotkov, bu aşamada kökenlerinin araştırılabilmesi için ‘mumyanın genlerinin çeşitli insan genleriyle karşılaştırılmasının’ yapılmasının önemine vurgu yaptı.

Korotkov, “Karşılaştırmadan sonra bu kişinin türümüzün mutasyona uğramış şekliyle Cro-Magnon insanı mı, yoksa farklı bir tür mü olduğu anlaşılacak. Şu an için daha derin sonuçlara varamıyoruz” diye konuştu.

‘ÇÖLDE MUMYAYI BOZABİLECEK BAKTERİ VE MİKROPLAR DA YOK’                                                                                  Mumyalanma işleminde kullanılan maddenin tespit edilemediğini söyleyen uzman, ancak işlemde Güney Amerika geleneklerine göre doğal otların kullanılmış olabileceğine dikkat çekti. Korotkov ayrıca mumyaların bu kadar iyi korunmuş olmasını, süper kuru bir ortamda kalmış olmalarına bağladı.

Rus uzman, “Nazca Çölü gerçek anlamda bir çöldür. Orada asla yağmur yağmaz, rutubet olmaz ve buna bağlı olarak mumyayı bozabilecek bakteri ve mikroplar da yok” ifadelerini kullandı.

Korotkov, mumyaların dünya dışı varlıklara ait olabileceğine yönelik iddiaları kabul etmediğini, cesetlerin ‘binlerce yıl önce dünyada varlıklarını sürdürmüş olan ve bir takım doğal süreçler sonucunda tamamen yok olan bir insan türüne’ ait olduklarını savundu.

‘ARKEOLOJİK BİR TAKLİT’

İnsanın kökeni hakkındaki bilimsel verileri yaygın bir şekilde paylaşan antropogenez.ru portalının uzmanları ise video kaydını analiz ettikten sonra mumyanın ‘arkeolojik bir taklit’ olduğunu ileri sürdü.

‘Uzmanların’ mumyayı karton kutudan dikkatsiz bir şekilde çıkardıklarına dikkat çeken Rus antropologlar ayrıca dirsek kısmının santimetre ile ölçüldüğünü ancak bu şekilde ölçümün yanlış olduğunu, ayrıca mumyanın incelenmesi sırasında maske kullanılmamasının da kabul gören prosedüre uygun olmadığını ifade etti.

Kafatasına çekilen röntgen filminde de sıra dışı herhangi bir şey görülmediğini belirten uzmanlar, bunun ‘suni olarak deformasyon uğramış bir kafatası’ olduğunu savundu.

Uzmanlar ayrıca mumyalarda genel olarak göz ve ağız kısımlarının kafatasının içine doğru çöktüğüne, ancak bu mumyadaki ağız ve burun kısımlarının, bir maskedeymiş gibi dışa taştığına dikkat çekti.Kaynak:https://tr.sputniknews.com/yasam